MÜSİAD Konya Şubesi'nde Basın Toplantısı

MÜSİAD Konya Şubesinde; “2009 Yılı Ekonomik Değerlendirmesi ve 2010 Yılı Beklentileri” konulu bir basın toplantısı düzenlendi. Katılımın yoğun olduğu toplantıda Başkan Aslan Korkmaz ve Yönetim Kurulu Üyeleri basın mensuplarının sorularını cevapladı.

MÜSİAD Konya Şube Başkanı Aslan Korkmazın konuşması:      

KÜRESEL KRİZ DEĞERLENDİRMESİ

2009 yılı, dünyada son yüzyılın ikinci en büyük krizi olarak kayıtlara geçmiştir. Bu dönemde dünya ekonomisi yaklaşık %1,2 küçülürken, dünya ticareti ise %12 civarında azalmıştır.

Bu kriz, “finansal” kökenli olsa da, sonuçları itibariyle esas olarak, reel sektörde daha çok hissedilmiştir. Aşırı hırs, sınırsız kazanma ve kâr arzusu içindeki küresel finansal sistem, üretim ekonomisini baskı altına almış, girdiği türbülansın ardından reel sektörü derinden etkileyerek, sosyal sorunları da beraberinde getirmiştir. Kriz öncesinde yaptıkları yanlışlara göz yumulan bankalar ve büyük şirketler, kriz ortamında “batmasına müsaade edilemeyecek kadar büyüktür” mantığıyla kurtarılmaya çalışılmıştır. Neticede 2009 yılında dünyada yaklaşık 30 milyon kişi işini kaybetmiştir.

Ortamda oluşturduğu etkiye bakılarak, uzmanların krizin çok uzun süreceği yönünde başlangıçta dile getirdikleri görüşlerin aksine, kriz, yapılan koordineli çalışmalar ve piyasa destekleriyle beklenenden çok daha önce kontrol altına alınmıştır. 2008’in son çeyreği ile derinleşen kriz göstergeleri, 2009’un ilk çeyreğinde dibe vurduktan sonra, yılın ikinci çeyreğinden itibaren yerini “dipten dönüşe” bırakmıştır.

Alınan tedbirler sayesinde önce panik geçiştirilmiş, piyasalara güven geldikçe de kredibilite inşası başlamış, varlık fiyatlarındaki serbest düşüş, belirli bir aşamada durdurulabilmiştir. Ardından da reel ekonomiler olumlu tepki vermeye başlamıştır. Nitekim yılın üçüncü çeyreği itibariyle eldeki veriler, ‘krizde en kötünün’ geride kaldığını göstermektedir.

Bu gelişmeye rağmen yine de “temkinli iyimser” olmamızı gerektirecek bir takım kırılganlıklar devam etmektedir. Dikkat çeken ilk nokta, eski yanlışların tekrarlamasını önleyecek ikna edici ve kredibilite oluşturucu düzenlemelerin henüz hayata geçirilmemiş olmasıdır. Nitekim daha ekonomiler güven verici bir şekilde kalkışa geçemeden, piyasalardaki ucuz maliyetli ve bol miktardaki likiditeden dolayı, hisse senedi, para ve emtia piyasalarındaki aşırı şişme “eski tas, eski hamam” yönündeki endişeleri desteklemektedir.

Öte yandan, hükümetler, krizi durdurmak ve talebi artırmak üzere devreye soktukları genişleyici para ve maliye politikalarından oluşan teşvik paketlerini yavaşlatma, durdurma ve hatta geri almak için çıkış yolları aramaktadırlar.

TÜRKİYE EKONOMİSİ DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye için “ithal kriz” olarak nitelendirilebilen bu krize, Türkiye’nin bir yandan hazırlıklı, öte yandan da bazı kırılganlıklar içinde girdiği görülmektedir. Türkiye, bu krizde, daha önce yaptığı reformların ödülünü, finans sektöründe alırken, maalesef 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana bozulmuş siyasi istikrar ortamında yapamadığı reformların faturasını ödemek zorunda kalmıştır.

Türkiye, bilindiği üzere 1959’dan beri, 16 ekonomik kriz yaşamıştır. Bu 16 krizin çoğu, daha çok Türkiye’nin ödemeler dengesi açığının üst boyutlara ulaşması, yani dış finansman ihtiyacının ortaya çıkması; kamu borcunun artarak bütçe gelir gider makasının açılması ve bütçe açıklarının önemli rakamlara ulaşması; kamu borçlarının döndürülememesi ve banka iflasları gibi nedenlerle ortaya çıkmıştı. Ve IMF, her seferinde dış finansman ihtiyacını kapamak için çağrılmış, 19 defa stand-by anlaşması imzalanmış ve kemer sıkma politikalarıyla bu krizler aşılmaya çalışılmıştı.

Ancak 2008’in Eylül ayında Lehman Brothers’ın batışıyla dünya ekonomisi krize girerken, Türkiye’nin bu defa benzer sorunları yoktu. Dış açıkları yüksekti, ancak bunların finansman kalitesi de yüksek, finansman imkanı fazlaydı. Keza riskleri dengelemek üzere Merkez Bankası döviz rezervleri 65 milyar doları aşmıştı. Aynı şekilde, kamu borçlarının milli gelire oranı %37’diydi, %2’nin altına gerileyen bütçe açıkları da Maastricht kriteri olan %3’ün altındaydı. Son olarak ne kriz öncesinde, ne de sırasında, iflas eden ve hortumlanan banka vardı.

Böyle bir yapıda ve bankacılık kesiminin sapasağlam ayakta olduğu bir ortamda, 2009 yılında Türkiye ekonomisinin yılın ilk dokuz ayında %8,4 oranında küçülmesi, işsizliğin %13,4 oranına yükselmesi ve ihracatın %27 düşmesi açıklanmaya muhtaçtır. Bizce bunun 4 ana sebebi vardır:

Öncelikle krizin başlangıcıyla birlikte ülkemizde bazı çevreler, sanki krizden medet umarcasına insanları ve ortamı panik havasına soktular. Bu şekilde ortamda bir güvensizlik oluştu.

İç pazarda tüketicilerin panik psikolojisine girmeleri ve güvensizlik ortamının hâkim olması, tüketimleri azalttı. Böylece üretim de azaldı, dolayısıyla yatırımlar durdu ve istihdam azaldı.

Özellikle 2008’in son çeyreği ve 2009’un ilk yarısında bankaların 2001’deki kriz tecrübesi nedeniyle paniğe kapılarak finans musluklarını adeta kapatması, bu şekilde hem kişileri hem de firmaları zor durumda bırakmaları, az miktarda var olan finansın da maliyetlerini yükseltmeleri reel sektörde büyük bir sıkıntı oluşturdu.

Ekonomik durgunluk karşısında bizim başlıca ihracat pazarımız olan ve % 50 civarında bir pay oluşturan AB pazarlarına ve diğer tüm ihracat pazarlarımıza yönelik ihracatımız yaklaşık %30 düştü. Bunun genel ihracatımıza etkisi de %27 civarında oldu.

Bütün bunlar neticesinde Türkiye ekonomisi, maalesef büyük bir oranda küçüldü. Bunlarla beraber küresel kriz sırasında Türkiye’nin bazı artıları da olmuştur. Bu dönemde:

Enflasyon %6,3 düzeyinde tutularak, beşinci yıl üst üste tek haneli düzeyde kalmıştır. Daha önce dış ticaret, akabinde de cari açık önemli bir risk teşkil ederken, cari açığın milli gelire oranı 2009 sonunda %2’ler düzeyine gerileyerek risk olmaktan çıkmıştır.

Kriz sürecinde birçok ülkenin aksine, ülkemizde hiçbir banka iflas etmemiş, hiç kimse mevduatlarını çekmek üzere bankalara ve döviz bürolarına “hücum” etmemiş, faizler düşerken kurda da istikrar devam etmiştir.

Merkez Bankası faizlerinin kriz boyunca 10,25 puan düşürülmesine paralel olarak, son bir yılda Devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) faizleri de tarihî oranda gerilemiş, bu bağlamda borçlanmanın arttığı bir ortamda maliyetlerin gerilemesine katkıda bulunmuş, Hazine faizleri 2008 yılında bir ara %23-24 civarındayken, son aylarda tek hanelere gerilemiştir. Buna paralel olarak reel faizler de %3’e kadar düşürülebilmiştir.

Merkez Bankasının döviz rezervleri bu sıkıntılı dönemde 75 milyar dolar seviyelerine çıkarılmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye, bu krizi kamu kesiminde makul ve toparlanabilir bir erozyonla ve mali sektörde de yara almadan atlatırken, krizde reel sektör anlamında hasar almıştır. Nispi olarak bakıldığında, tarım kesimi ve kamu ücretlileri bu krizden en az etkilenirken, enflasyonun ve başlıca tarımsal girdi fiyatlarının düşmesi nedeniyle, satın alma gücü olarak durumları göreceli olarak iyileşmiştir.

Fakat ihracata dayalı sanayiler, özellikle büyükşehirlerde ve bilhassa sanayi sektöründe çalışanlar, bu krizde önemli kayıplarla karşılaşmışlardır. Bu da zaten, üretim ve yatırımlardaki azalma ile işsizlikteki artış rakamlarıyla kendini göstermiştir.

2010 BEKLENTİSİ

2010’a girerken ise dünya ekonomisinde sınırlı bir büyüme, işsizlikte ise hala artış bekleniyor. Türkiye ekonomisinin de 2010 yılında, %3,5 ve üzerinde büyüyebileceği OECD, IMF, DB, AB Komisyonu ve birçok kredi derecelendirme kuruluşunun ittifak ettiği tahminlerdir. Bu haliyle Türkiye, krizden sonra parlayan potansiyeliyle dikkat çekmektedir.

Ayrıca, kriz sonrasındaki toparlanma için Hükümetin açıkladığı orta vadeli mali program (OVMP) gerçekçi, temkinli iyimser olup, ileriye dönük olarak muhtemel belirsizlikleri ortadan kaldırmıştır.

Öte yandan, açıklandığı üzere Türkiye, Varlık Barışı Yasası sayesinde birikimli olarak 47 Milyar TL’yi bulan bir kaynak temin ederek, kaynak sıkıntısını asgari düzeye indirmiştir.

Bunlarla beraber, Türkiye’nin 20 aydır IMF’ye gitmeden ve dış finansman desteği almadan krizi atlatması da oldukça büyük bir başarıdır. IMF ile yapılması düşünülen bir anlaşma konusunda bugüne kadar yaşanan gelişmeler, MÜSİAD’ın daha önceden ilan ettiği doğrultuda seyretmektedir. Türkiye’nin kredibilitesinin artmasını sadece IMF ile stand-by anlaşması yapılması şartına bağlayan birçok kesime rağmen, gelinen noktada 55 ülkenin kredi notu düşürülürken, 13 ülkenin kredi notunun yükseltildiğini, Türkiye’nin de bu ‘13 ülkeden biri’ olduğunu belirtmekte yarar var. Aynı zamanda, Türkiye kredi notu iki basamak birden yükseltilen tek ülke olmuştur. Dolayısıyla 2010 yılı için Türkiye’ye yönelik yurtdışından yatırım akışlarının hızlanması da beklenebilir.

 

Ancak 2010 yılında Türkiye’de hedeflenen büyümenin gerçekleşebilmesi ve bunun da kalıcı olabilmesi için;

Güvenin tesisi ile birlikte iç talebin artması,

AB pazarlarının toparlanması ile birlikte alternatif Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Güney Amerika’daki ülkelerin pazarlarına yönelik ihracat hamlelerinin sonuç vermeye devam etmesi, 

Finans sektörünün özellikle ihtiyacı olan KOBİ’lere uygun koşullarda fon aktarmaya etkin olarak başlaması,

AB çıpası ve bununla ilgili reformların yapılmaya devam edilmesi gereği vardır.

Öte yandan, Türkiye’nin kritik bir sosyal kırılganlık göstergesi olan işsizliğin çözümünü, otomatik olarak, piyasa mekanizmasından bekleyemeyeceğimiz artık anlaşılmalıdır. Bu meyanda, Türkiye, 2002 yılından beri enflasyonla mücadele odaklı olarak sürdürülen büyüme modelinden vazgeçmeden, işsizlik ve cari açığın belli düzeyde tutulmasını da çıpa olarak önceleyen bir ekonomik yapılanmayı tartışmaya açmalıdır.

(4 X 4) ÖNERİLER - ÖDEVLER

2010 yılı ve sonrası için hem işletmelere, hem hükümete, hem muhalefete ve hem de toplumun tüm kesimine düşen ödevlerle ilgili aşağıdaki önerilere dikkat çekmek istiyoruz:

İşletmeler:

Öncelikle işletme sahiplerinin, değişen pazar şartlarına, yeni rakiplere, yeni teknolojilere, değişen müşteri beklentilerine ve kriz sonrasının sunacağı yeni fırsatlara şirketlerini hazırlaması gerekmektedir.

Artık bilgi ve teknolojinin girmediği saha kalmadığı gerçeğiyle şirketler, güçlü ve rekabetçi olduğu alanları iyi tanımlamalı, bunlara gereğince odaklanmalı, piyasadaki hareket tarzını da buna göre tayin etmelidir. İşletmeler, önemini devamlı vurguladığımız Ar-Ge, inovasyon, tasarım ve markalaşma konularında kendilerini yapılandırmalı, bu bilinci şirketin bütününe mal etmelidir. 

Türkiye dahil, Doğu Avrupa, Ortadoğu, Kafkasya ve K.Afrika ülke ekonomilerinin, 2010’dan itibaren yalnızca dünya ortalamasının üstünde büyümekle kalmayacağı, ayrıca bu ekonomilerin iletişim, medya, finans gibi öncü alanları sürükleyecekleri öngörüsüyle ihracat pazarları çeşitlendirilmeli, iç-dış pazar dengesi aranmalı ve ürün çeşitlendirmeye gidilmelidir.

Hala Türkiye’de üretilmeyen, dünya ile rekabete girilmemiş olan birçok ürün grubu olduğu gerçeğiyle, iyi araştırma ve yeni iş modelleri eşliğinde bu çeşit “niş marketlere” deplase olunmalıdır.

 

Hükümet;

Hükümetin de yukarıda sayılanlara paralel olarak, işadamının önünü açacak düzenlemeleri yapmaya, ortamı hazırlamaya devam etmesi oldukça önem arz etmektedir. Bu anlamda;

Özellikle kriz sonrası toparlanmanın hızını artıracak, doğrudan ve dolaylı desteklere devam edilmeli, beraberinde direk üretim maliyetlerini olumsuz etkileyen tüm alanlarda iyileştirmelere gidilmeli, iş ve yatırım ortamını daha rekabetçi kılacak ikinci nesil reformlar derinleştirilerek sürdürülmelidir.

Son 20 aydır ve özellikle küresel kriz ortamında dahi başarılı bir şekilde sürdürdüğü IMF’siz ekonomik programa devam ederek, olası bir anlaşmanın ülkeye sıcak para akışına sebebiyet vereceğini ve akabinde ihracatımızı menfi etkileyebilecek, rekabet gücümüzü azaltacak kur düşüşlerinin oluşacağını iyi hesap etmelidir. Hatta Hükümet, bu konuda karar vermeden önce özel sektör ile bir ortak akıl platformu oluşturmalıdır.

2009’da önemli bir kaynak girişi olarak vazife gören ‘Varlık Barışı’ projesinin bir sonraki ayağı niteliğinde ve özellikle bu dönemde sıkıntıya düşen firmaların bir an önce kalkınmasına ve fatura keser duruma gelmesine vesile olabilecek, varlık barışına benzer bir ‘Vergi Barışı’ projesi geliştirilmelidir. Ayrıca, böylesi firmaların yükümlülükleri altında bulunan gecikmiş borçlarının tasfiyesinde, bugünkü enflasyon ortamında fahiş boyutlara ulaşan vergi cezalarının makul seviyelere çekilmesi ve uzun vadeli bir şekilde yapılandırılmasının önü açılmalıdır.

2023’deki dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasında yer almamıza vesile olacak, ülkemizin hızla ilerlemesinin önünü açacak, siyasi çekişmeleri önleyecek;

Yargı reformu,

Kamu yönetimi reformu,

Eğitim reformu ile

Sivil ve özgürlükçü yeni bir Anayasa’nın bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Muhalefet:

Geçtiğimiz yıllarda maalesef Hükümet-Muhalefet ilişkileri toplumda gerginlik oluşmasına sebebiyet vermiş, kullanılan üslup toplumun birçok kesimi tarafından hüsnü kabul görmemiştir. 2010 ve sonrası için artık demokrasiyi içselleştirmiş bir ülke hüviyetiyle, ülkemizde muhalefet de, halkın iradesine saygı göstererek kendilerine tanımlamış olduğu muhalefet görevini layıkıyla yerine getirmelidir. Bu anlamda muhalefet; 

Eleştirilerde kullanılan üslubu iyi seçerek, toplumda ayrışmaya ve kavgaya sebebiyet vermekten kaçınmalıdır.

2023 hedeflerinin iktidarıyla muhalefetiyle Türkiye’nin hedefleri olduğu bilinciyle, yapıcı eleştirilerle Hükümetin milli hedeflerden sapmaması sağlanmalı ve icraatların bu yönde yapılması hatırlatılmalıdır.

Ülkenin gelişmesi yönünde alternatif projeler üreterek, Hükümetin yapamadıklarını kendilerinin yapabileceklerini belirtebilmeli ve iktidara talip olduklarını net olarak açıklayabilmelidir.

İktidar tarafından yürütülen başarılı politika ve icraatları da takdir edebilmeli, özellikle dışarıya karşı milli menfaatlerde birleşebilmeli ve tek vücut olabilmelidir. 

Toplumun Tüm Kesimleri:

Bundan sonraki dönem için, ülkemizin ekonomik anlamda ilerlemesini engelleyebilecek herhangi bir siyasi kaosa, hiçbir kimse, kurum veya kuruluş tarafından sebep olunmamalıdır.

Ülkemizin yıllardır sıkıntısını çektiği demokratik yönetime yönelik müdahale düşünce ve teşebbüsler artık zihinlerde yer bulmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan her vatandaşın kanunlar önünde eşit muamele göreceği, hukukun üstünlüğünün esas olduğu, insanların barış, kardeşlik ve huzur içinde yaşadığı bir ortamın oluşması için toplumun tüm kesimleri gayret sarf etmeli ve bu yolda yardımcı olmalıdır.

Ülkemizin 100.kuruluş yılında ortak hedeflere ulaşabilmemiz için en büyük tartışmamız, neyi, ne şekilde yapacağımız olmalı, bunu da toplumun tüm kesimleri bir araya gelerek başarabilmeliyiz.

Bizler, MÜSİAD olarak, Türkiye’nin bunları yapabildiği sürece, önünün açık olduğunu düşünüyor ve gelecek için “tam yol ileri” diyoruz.

21.01.2010/ MÜSİAD Konya Şubesi

 

 

 

 

Haber Resimleri
« Geri
 
 
 
Arama
Üye Girişi
 
 
iklim ajans reklam hizmetleri